28 Mayıs 2013 Salı

Öfke anında sakin kalmanın yöntemi bulundu


Bilim insanları, kolayca provoke olan kişilerin öfke dolu anlarda nasıl sakin kalacağını ve soğukkanlı hareket edeceklerinin yolunu buldu.

ntvmsnbc
Güncelleme: 11:33 TSİ 11 Temmuz. 2012 Çarşamba
Yapılan bir araştırmaya göre, gerilim ve öfkenin içine sürüklendiğiniz durumlarda yapmanız gereken şey son derece basit: İçinde bulunduğunuz durumu, uzak bir mesafeden izlediğinizi düşünün. Bu açıdan bakarak, o an yaşadıklarınızı ve hislerinizi farklı bir şekilde değerlendirmeye çalışın.
ABD’nin Ohio State ve Michigan Üniversiteleri araştırmacıları tarafından gerçekleştirilen deneyin sonucunda ortaya atılan “bireysel mesafelendirme” yöntemi, öfkeli insanların kendilerini öfkelendiren faktörlerin etkisini minimize etmelerini sağlıyor.Bireysel mesafelendirme, çok kısa zamanda öğrenilebildiği gibi, insanların öfke anında başvurarak kendilerini saldırganlıktan alıkoymalarını da sağlıyor.
Journal of Experimental Social Psychology dergisinde yayımlanan araştırma kapsamında iki deney gerçekleştirildi. Deneklere, “müziğin yaratıcılık üzerindeki etkilerini konu alan bir araştırmada yer aldıkları” söylendi. Deneklere, yüksek sesle Igor Stravinsky’nin “Rite of Spring”i dinletilirken, önlerine konan anagramları (çevrik sözcükler) çözmeleri ve yaptıkları çözümleri interkomdan belirtmeleri istendi.


Denekleri provoke etmek için, interkomdan sürekli müdahalede bulunuldu ve interkoma daha sesli cevap vermeleri söylendi. Ardından provokasyon daha üst bir seviyeye ulaştı ve deneklere, “Bunu üçüncü defa söylemek zorunda kalıyorum. Talimatları anlamıyor musun? Daha sesli konuş!” şeklinde seslenildi.
BİR SİNEĞİN GÖZÜNDEN İZLEYİN
Denekler daha sonra üç gruba ayrıldı. İlk gruptakilere, ilk aşamada yaptıklarını kafalarında 45 saniye boyunca canlandırmaları ve maruz kaldıkları muamele yeniden yaşanıyormuş gibi düşünmeleri istendi. Bireysel mesafelendirme grubuna, yaşadıklarını uzaktan izliyormuş gibi değerlendirme yapmaları söylendi. Kontrol grubuna  ise özel bir talimat verilmedi.

Bu aşamanın ardından gerçek deney başladı. İlk olarak 94 üniversite öğrencisine ruh hallerini belirtmeleri ve boşluklardaki kelimeleri tamamlamaları istendi (Örnek olarak öl.. boşluğunun ölüm veya ölçü olarak tamamlanması). İkinci olarak, aynı testte 86 öğrenci yarıştırıldı ve buldukları cevabı ilk kimin ilettiği gözlemlendi. Kazanan, deney gereği, kulaklıklar aracılığıyla kaybedeni sesli bir şekilde alaya aldı.
BİR ADIM GERİYE ATIP DÜŞÜNÜN
Sonuçlara bakıldığında, bireysel mesafelendirme yöntemi kullanan öğrencilerin, test süresince daha az öfkeli ve öfkeye dirençli oldukları gözlemlendi. Bu öğrenciler, kelime testinde galip geldiklerinde de, kaybeden arkadaşlarına daha düşük ses tonuyla ve daha kısa süreli alaylarda bulundu.

Araştırma ekibinde yer alan Ohio Üniversitesi’nden iletişim ve psikoloji profesörü Brad J. Bushman, “İnsanlar doğal olarak kendilerini mesafelendirmiyor. Ne zaman öfkelensek, doğal olarak öfkeye kapılıp gidiyoruz” dedi.
Bushman, “Aklımızda saldırgan düşünceler ve hisler tutarsak, bu şekilde hareket etmemiz de kaçınılmaz... Yapılacak akıllıca hareket, geriye bir adım atmak ve içinde bulunduğumuz durumu tavanda gezinen bir sineğin gözünden incelemek” dedi.

Haberin Tam Kaynağı için Tıklayınız..

Kovulma korkusu fazla mesai sebebi


İngiltere’de müdür ve yöneticiler arasında yapılan bir anket oldukça ilginç sonuçlar ortaya koydu.

ntvmsnbc
Güncelleme: 15:30 TSİ 17 Temmuz. 2012 Salı
Çok sayıda çalışan, yöneticilerinin fazla çalıştığını düşünür. İngiltere’de Chartered Managment Enstitüsü’nün 1,334 orta derecede yönetici ve müdür arasında yaptığı anketin sonuçları bu kanıyı doğrular nitelikte.
Ankete katılan yöneticilerin tamamı işlerini kaybetme korkusu nedeniyle gönüllü olarak fazla mesaiye kaldıklarını belirtirken, bu durumun aile yaşantılarını son derece olumsuz etkilediği konusunda da görüş birliği içerisindeler.
Katılımcıların üçte biri üzerlerinde bunaltıcı derece çok iş yükü olduğunu söylerken, aynı oranda katılımcı, daha iyi bir iş buldukları anda mevcut pozisyonlarından istifa edeceklerini ifade etti.
Her ne kadar çok çalışmanın sağlık üzerinde de yadsınamaz etkileri olsa bile, katılımcıların yüzde 43’ü ‘yöneticiler hastalıktan ötürü işe gelmemezlik etmez’ gibi yazılı olmayan bir kural olduğunu vurgulayarak asla hastalık izni kullanmadıklarını belirtti.
SAĞLIK SORUNLARI HAYATIN BİR PARÇASIAnkete katılanların yüzde 20’si son bir yıl içerisinde depresyon geçirdiklerini ifade ederken, yüzde 60 oranındaki katılımcı da kronik yorgunluk problemi yaşamalarına rağmen uyku sorunu da çektiklerini ifade etti.
Çok çalışmanın hayatlarındaki diğer direkt etkiler sorulduğunda ise üçte iki oranında katılımcı, düzensiz çalışma saatlerinin çocuklarıyla ilişkilerini olumsuz etkilediğini söyledi.
Chartered Managment Enstitüsü’ne göre 2008’de yaşanan mali krizin ardından yöneticiler arasında ‘mevcutluk sendromu’ son derece artırdığı ortaya çıktı.
Mavcutluk sendromu ise yapacak bir iş olmamasına rağmen, üstleri etkilemek ve işe bağlılığını göstermek amacıyla ofiste uzun saatler geçirmek olarak tanımlandı.
Lancaster Üniversitesi Yöneticilik Okulu profesörlerinden Cary Cooper, işte yaşanan yoğun stresin davranış bozuklukları şeklinde kendini gösterdiğini belirtti.
Cooper ayrıca birçok yöneticinin konsantrasyon problemi çektiğini ve çabuk sinirlenen insanlara dönüştüğünün altını çizdi.

Haberin Tam Kaynağı için Tıklayınız..

Zaman baskısı yalan söyletiyor


Yapılan en son araştırma, insanların zaman kısıtlı olduğunda ya da söylediklerini meşrulaştıracak bir gerekçe bulduklarında yalan söylediğini ortaya çıkardı.

ntvmsnbc
Güncelleme: 11:55 TSİ 07 Eylül. 2012 Cuma
İnsanları hangi etkenlerin insanları yalan söylemeye ittiğini bulmayı amaçlayan araştırma, Amsterdam Üniversitesi’nden Shaul Shalvi ve Ben-Gurion Üniversitesi’nden Yoella Bereby-Meyer ile Ori Eldar tarafından yapıldı.
Daha önce yapılan araştırmalar, insanların kendi çıkarlarına hizmet eden durumlarda ve kendi kendilerine söyledikleri yalanları gerçek kılabildikleri zaman yalan söylediğini ortaya koymuştu.  Bu sonuçları değerlendiren araştırma ekibi, insanların zaman baskısı altındayken, maddi bir çıkara dayanan konularda yalan söylemeye eğilimli olduğu varsayımını değerlendirdi. Bu varsayıma ek olarak, zaman baskısının olmadığı ve düşüncelerini gerçek kılamadıkları takdirde, yalan söyleme eğiliminin azalacağı düşünüldü.
ZAMAN BASKISI BELİRLEYİCİ
Psychological Science dergisinde yayınlanan araştırmayı yürüten isimlerden Shalvi, “Ortaya attığımız teoriye göre, insanlar öncelikle kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde davranıp, ancak kendilerine zaman tanındığında davranışlarının sosyal olarak kabul edilebilir olup olmadığını düşünüyorlar” ifadesini kullandı ve “İnsanlar hızlı davrandıklarında, ahkal kurallarını esnetmek ve yalan söylemeye başvurarak kendi çıkarlarını garantiye almaya çalışabilir. Daha fazla zamanlarının olması, onları tedbirli davranıp, yalan söylememeye ve hile yapmamaya itiyor” dedi.

Araştırmanın ilk aşamasında, katılan kişilere yalanı gerekçelendirme fırsatı verildiğinde yalan söyleyip söylemeyecekleri test edildi. Araştırmada yer alan 70 gönüllüden, üçer kez zar atmaları ve çıkan sayıları deneyi yürüten kişiden gizlemeleri istendi. Söyledikleri daha yüksek sayı için daha çok para alacak olan gönüllülere, sadece çıkan ilk sayı soruldu.
Böylelikle gönüllülere, ikinci ve üçüncü seferde attıkları zarlardaki sayıları gizli tutma fırsatı verilmiş oldu. Ancak araştırmacıların hiçbir sayıyı bilmemesinin, gönüllüleri çıkan sayılar arasındaki en yüksek sayıyı söylemeye iteceği göz önünde bulunduruldu. Gönüllülerden bazıları, 20 saniyede cevap vermek zorunda bırakılırken, diğerlerinin zamanı sınırlandırılmadı.
YALANI AZALTMAK İÇİN ZAMAN LAZIM
Shalvi ve diğer araştırmacılar, ikinci ve üçüncü zarlardaki sayıları bilmedikleri için, gönüllülerden aldıkları cevapları, olasılıklarla kıyasladı. Bunun sonucunda, hem zaman baskısı altında olanların, hem olmayanların yalan söylediği sonucuna varıldı. Ancak baskı altında olanların diğerlerine göre yalan söylemeye daha eğilimli olduğu görüldü.

Yapılan ikinci deneyde ise gönüllülere sadece bir kez zar atma hakkı verildi. Ancak bu kez yalanlarını gerçek kılmalarını sağlayacak bilgi verilmeyen gönüllüler, zarı attıktan sonra sonucu söyledi. Sonuçlar kontrol edildiğinde zaman baskısı altında olanların yalan söylediği, ancak diğerlerinin yalan söylemediği tespit edildi.
Her iki deneyde, insanların zaman kısıtlı olduğunda yalan söyleme ihtimallerinin daha fazla olduğu ortaya çıktı. Zaman sorunu olmadığında ise insanların daha çok kendilerini haklı gösterebildiklerinde yalan söylemeye eğilimli oldukları gözlemlendi.
Shalvi, “Bu çalışma, günlük yaşamda ve iş yaşamında insanlardan dürüst cevaplar almak için, onları köşeye sıkıştırmamak ve biraz zaman tanımak gerektiğini gösterdi” dedi. Shalvi, “İnsanlar yalan söylemenin yanlış olduğunun farkındalar, ancak doğru şeyi yapmak için biraz zamana ihtiyaç duyuyorlar” diye ekledi.


Haber Kaynağı için Tıklayınız..

Korkuyu yok etmek artık mümkün


Bilim insanları, zihinde yeni oluşmuş korku gibi duyguları hafızadan silmenin mümkün olduğunu keşfederek, hafıza ve korku araştırmalarında çığır açabilecek bir adım attı.

ntvmsnbc
Güncelleme: 13:48 TSİ 21 Eylül. 2012 Cuma
İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nden Thomas Ågren tarafından yürütülen araştırmada, yeni oluşan duygusal anıları beyinden silmenin mümkün olduğu ortaya çıktı. Psikolog Ågren’in, meslektaşları profesörler Mats Fredrikson ve Tomas Furmark ile yürüttüğü çalışmada, araştırma konularını şöyle özetledi:
Öğrenilen bilgiler, protein oluşumuyla gerçekleşen pekişme sürecinin yardımıyla uzun süreli belleğe kaydediliyor. İnsanlar öğrendikleri bir şeyi hatırladıklarında, hafızaya kaydedilmiş olan bilgi bir süreliğine istikrarsız hale geliyor, ancak bir başka pekişme süreciyle bilgiler tekrar hafızaya yerleştiriliyor. Başka bir deyişle, insanlar, gerçekte olanı değil, gerçekleştiğini düşündükleri şeyler hakkında akıllarında kalanları hatırlıyor. Dolayısıyla, hatırlama eyleminden sonra tekrar gerçekleşen pekiştirme süreci bozulmasıyla, hatırlanan şeyin içeriğini değiştirmek mümkün olabiliyor.
Science dergisinde yayımlanan araştırmada, gönüllülere normal bir resim gösterdikleri esnada elektrik şoku verildi. Yapılan bu işlemle, gösterilen fotoğraflar, deneklerde duygusal hafızalarına yerleşecek bir korku hissi yarattı. Fotoğraf, hafızaya kaydolan bu korkuyu ortaya çıkarmak için elektrik şoku olmadan tekrar gösterildi. Deney grubuna, resim üst üste gösterilerek pekişme sürecinin tekrarlanmaması sağlanırken, kontrol grubuna ise resim uzun aralıklarla gösterilip yeniden pekişme sürecinin gerçekleşmesine izin verildi. 
DENEY GRUBUNDA KORKU ORTADAN KAYBOLDU

Deney grubunda, pekişme sürecinin tekrarlanmasına izin verilmeyerek, resimle bağdaştırmış oldukları korku yok edildi. Diğer bir ifadeyle, resim hatırlanmasına rağmen, korku uyandırmaya devam etmedi.

Bunun yanısıra, yapılan manyetik rezonans görüntülemede (MR tarama), beynin duygusal hafızayı kontrol eden kısmı olan amigdala tarandı ve korkunun tamamen ortadan kaybolmuş olduğu görüldü.
Ågren, “Bu araştırmadan alınan sonuçlar, hafıza ve korku üzerine yapılan araştırmalarda bir dönüm noktası olabilir. Bulgular, en nihayetinde, aksiyete sorunları, travma sonrası stres bozukluğu ve panik atak gibi problemlere sahip milyonlarca insan için gelişmiş tedavi teknikleri üretilmesini sağlayabilir” açıklamasını yaptı.

Sosyal fobi mağduru gençlere internet terapisi


Psikoloji alanında yapılan yeni araştırmalar, sosyal fobisi olan gençlerin internet başında daha çok zaman geçirdiğini ortaya koydu. Gençlerin, kendilerine yardımcı olabilecek bilgiyi ve sosyal etkileşimi internet ortamında bulmaya çalıştığı ifade edilirken, internet üzerinden uygulanan terapi programında başarı elde edildi.


ntvmsnbc
Güncelleme: 11:33 TSİ 07 Şubat. 2013 Perşembe
Sosyalleşme konusunda sıkıntı yaşayan gençler dışarıda harcamadıkları vakti internete harcıyor. Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapılan araştırma, utangaç gençlerin internet ile daha güçlü ilişkiler kurmasından yola çıkarak, bu ilişkiyi tedavi amaçlı kullanmayı hedefledi.
Klinik ve danışman psikologlar tarafından yapılan çalışmada, sosyal fobisi olan utangaç gençler için internet erişimi olan bir program geliştirildi.

Sosyal Fobi, ‘başkalarınca olumsuz değerlendirilme korkusu ile yaşanan aşırı kaygı durumu’ olarak biliniyor. Ergenlik döneminde başlayan bu rahatsızlığin tedavisi, gençlerin öğretmenleriyle konuşmaktan çekinmeleri  ve yüz yüze olan tedavilerden kaçınmaları sebebiyle de  gerçekleşmeyebiliyor.

Amaçlarının, utangaç ve sosyal fobisi olan öğrencilerin internet üzerinde kullanabileceği bir program geliştimek olduğunu söyleyen araştırmacılar, çalışmanın ilk aşamasında aşırı utangaç ve sosyal fobisi olan üniversite öğrencilerine odaklandı.

ONLINE TERAPİ
Computation and Education dergisinde yayımlanan çalışmada, öğrencilere sosyal yetenek eğitimi ve bilişsel davranış terapileri uygulandı. Online programa kayıt olan öğrenciler, her gün yaklaşık 30-40 dakika çeşitli testleri doldurdu.  Testlerde öğrencilere sosyal iletişimin nasıl sağlanacağı, nasıl “hayır” denilir, çatışmaların çözülümü, birileriyle bilgi alışverişi yapma gibi konularda bilgi verildi. Buna ek olarak kendilerinin karşılaştığı benzer durumları günlük şeklinde girmeleri istendi. Çalışmada bu iki aşamaya ek olarak vücut rahatlama egzersizleri de verildi.

12-14 hafta süren eğitim sonrasında, öğrencilerin sosyal korkularında ve insanlardan kaçma eğilimlerinde belirgin azalma görüldü. Buna ek olarak, uygulanan testler sonucunda gençlerin sosyal yeteneğinde artış yaşandığı saptandı.
Araştırmacılar, “internet üzerinden terapi, her ne kadar yüzyüze yapılan tedavilerin yerini tutmasa da sosyal fobileri olan öğrencileri eğitmek adına öğretmenler için yararlı bir araç” ifadesini kullandı.

Haberin Kaynağı için Tıklayınız..

Elektroşok matematik yeteneğini geliştiriyor


Bilim insanları, beyne gönderilen elektrik akımlarının, basit matematik hesaplamalarını çok daha iyi yapmayı sağladığını ortaya koydu.


ntvmsnbc
Güncelleme: 16:59 TSİ 27 Mayıs. 2013 Pazartesi
Günlük faaliyetleriniz içinde basit matematiksel işlemlerin üstesinden gelmekte zorlanıyorsanız, elektroşok aradığınız çözüm olabilir.
Her beş insandan biri, restoranda vereceği bahşişin hesabını yapmak gibi günlük matematikte zorluk çekiyor. Eğer siz de basit matematik problemlerinde zorlanıyorsanız,  bilim insanları çözümü buldu.
İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, beyne gönderilen hafif ve ağrısız elektrik akımıyla, kişinin matematik performansının altı aya kadar arttırılabileceğini öne sürüyor.

Araştırmacılar, henüz bu yöntemin nasıl çalıştığını çözemedi, ancak yan etkilerinin olabileceği belirtildi.
‘NÖRON ATEŞLEMESİ’ SAĞLIYOR
Elektrik akımı göndererek beyindeki aktiviteyi etkilemek yeni bir yöntem değil. Elektroşok terapisi bu konuda en iyi bilinen yöntem olarak kabul ediliyor. Ancak  son yıllarda yapılan araştırmalar, beyindeki bazı bölgelere gönderilen elektrik akımının öğrenmeyle ilgili aktiviteyi hızlandırabileceğini gösterdi.
Huffingtonpost’un haberine göre Oxford Üniversitesi’nde sinirbilimci olan Roi Chen Kadosh, 2010 yılında beyne elektrik akımı göndererek insanların basit sayısal problemleri daha kolay yaptığını kanıtladı.
Bilimsel açıklaması tam olarak yapılmış olmasa da, elektroşok sayesinde beyindeki ‘nöron ateşlemesi’nin eşzamanlı gerçekleştiği ve beyni daha verimli çalıştırdığı düşünülüyor.
Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmada, iki deney grubuna 5 gün boyunca günde 20 dakikalık deney uygulandı. Beyinlerine 1 miliamper elektrik akımı verilen denekler, dört günün ardından basit işlemleri 2 ila 5 kat daha hızlı yapmayı başardı.
Bilim insanları, matematik yeteneğinin geliştirilmesi için uygulanan beyin simülasyonlarına bir ilk oluşturan çalışma sayesinde, ileride matematikte problem yaşayan kişilere çözüm sunmayı hedefliyor.


Haberin Kaynağı için Tıklayınız..

FELÇLİ İNSANLARA UMUT OLABİLİR


Beyin dalgalarıyla resim yapıyor

Yeni bir teknoloji, felç geçiren Heide Pfützner’in beyin dalgalarındaki değişimi okuyarak renkler, şekiller ve yeni tekniklerle resim yapmasını sağlıyor.


ntvmsnbc
Güncelleme: 12:23 TSİ 28 Mayıs. 2013 Salı
Emekli öğretmen Heide Pfützner bir çeşit motor nöron hastalığı sonucu felç kaldıktan sonra bir daha asla resim yapamayacağını düşünüyordu. Ancak beyninden gelen sinyalleri okuyan teknoloji,  Pfützner hareket etmeden sanat yapabilmesini sağlıyor.
Sunday Telegraph’ın haberine göre Pfützner, bir motor sinir hücresi rahatsızlığı nedeniyle felç geçirdi.
Dört çocuk annesi Pfützner, bilim insanlarının geliştirdiği ‘beyin-insan arayüzü teknolojisi’ sayesinde beynindeki düşüncelerle resim yapmaya başladı.
Felç geçirmeden önce öğretmenlik yapan Pfützner, beyin sinyalleriyle yaptığı resimleri, İşkoçya’nın liman kenti Oban yakınlarındaki Easdale’de sergilemeye hazırlanıyor.
FELÇLİ İNSANLARA UMUT OLABİLİR
‘Lou Gehrig’ olarak bilinen hastalığına 2007’de yakalanan ve gözleri dışında hiç bir yerini hareket ettiremeyen Pfützner, “Daha önce hiçbir zaman teknolojiye meraklı biri değildim ve bilgisayar kullanmayı sevmezdim” dedi.

Teknoloji sayesinde bilimsel bir atılıma da katkı sağlayan Pfützner, artık renkli tablolar yapıyor ve internet üzerinden satışlarını gerçekleştiriyor.
Pfützner'in yaptığı resimlerden biri.

Bilim insanları, gelecekte elektrodların beynin dış katmanı kortekse yerleştirilmesiyle, kullanılan yöntemin daha etkin bir hale getirilmesini amaçlıyor.
Beyin dalgalarındaki değişimi fark ederek kullanıcının ne yapmak istediğini anlayan ‘beyin-insan arayüzü teknolojisinin’, aynı zamanda felçli insanların iletişim kurmasını sağlayabileceği de belirtildi.

Haberin Kaynağı için Tıklayınız..

Migren ve depresyon beyni küçültüyor


Yeni bir araştırma, hem migren hem de depresyondan şikayetçi  olan insanların beyin hacimlerinin daha küçük olduğu ortaya koydu. Araştırmacılar, her iki rahatsızlığa sahip olan insanların beyinlerinin diğer insanlara kıyasla 19.2 milimetre daha küçük olduğunu saptadı. Bu sonucun ne anlama geldiği ise kesin değil.


ntvmsnbc
Güncelleme: 17:48 TSİ 28 Mayıs. 2013 Salı
ABD’de yapılan araştırmada, migren ve depresyon mağduru kişiler için farklı bir tedavi gerekebileceğini öne sürüldü. Bu kişilerin, bu rahatsızlıkları çeken kişilere kıyasla daha küçük beyne sahip olabileceği belirtilirken, bu bulgunun yeni tedavi yöntemleri sunabileceği ifade edildi.
Maryland eyaletinde bulunan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nden Dr. Larus S. Gudmundsson’un başını çektiği araştırma ekibi, hem migren hem de depresyonu bulunan kişilerin, bu hastalıklardan sadece birisini bulunduran kişilere kıyasla ‘spesifik bir grubu temsil ediyor olabileceğini ve bu nedenle daha farklı bir tedavi almaları gerekebileceği’ belirtti.
WebMD sitesinin verdiği bilgiye göre, migrenin belirtileri arasında şiddetli ağrı, bulanık görüntü, kusma, iştah kaybı, yorgunluk, baş dönmesi, ışığa, seslere ve kokulara karşı hassasiyet bulunuyor.
Neurology dergisinde  22 Mayıs tarihinde yayınlanan çalışmada ise migren ve depresyonu aynı anda yaşamanın insan beynini nasıl etkilediğine dair bulgulara yer verildi.
BEYİN DOKUSUNU ETKİLİYOR
Cbsnews sitesinin haberine göre, araştırmacılar 1967 ve 1991 yılları arasında migreni olup olmadığı belirlenen, ortalama 51 yaşındaki yaklaşık 4 bin 300 kişi hakkında veri topladı.
Aynı insanların 2002 ve 2006 yılları arasında ortalama yaşları 76 iken depresyonda olup olmadıkları tespit edildi ve MRI (manyetik rezonans görüntüleme) beyin taramaları yapıldı. Araştırmaya katılan bu grupta 37 kişinin hem migren hem depresyon problemi varken, 2 bin 700’den fazla insanda ikisi de yoktu.
Sadece migreni veya depresyonu olan kişilerle, ikisi de olmayan kişilerin beyinlerinin boyutunda bir fark görülmedi.
Hem migrene hem depresyona sahip 37 deneğin beyin dokularının hacmiyse migren veya depresyonu olmayan ortalama insan beyninden 19.2 milimetre daha küçük çıktı.
BİRÇOK ETKEN OLABİLİR
Alınan sonucun nedeni tam olarak açıklanamazken, ‘migren ve depresyonun getirdiği ağrı, beyin iltihaplanması, genetik özellikler ile sosyol ve ekonomik faktörlerin, beyin hacmini etkiliyor olabileceği’ belirtildi. 
Sonuçların bir diğer açıklaması ise beyin hacmi küçük insanların hem migren hem depresyona daha yakın olması olarak ifade edildi. Gudmundsson’a göre, elde edilen bulguların açıklanması için deneklerin kaç yaşında migren ve depresyona yakalandığı ve beyinlerinin hacminin zamanla nasıl değiştiği bilinmeli. 
Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezi’nin 2009 yılına ait verileri, Amerikalıların yüzde 16’sı migren ve ciddi baş ağrısı çektiğini ortaya koymuştu.

Haberin Kaynağı için Tıklayınız..